Miraç
Sözlükte “yukarı çıkmak, yükselmek” anlamındaki urûc kökünden türemiş bir ism-i âlet olan mi‘râc kelimesi “yukarı çıkma vasıtası, merdiven” demektir. Terim olarak Hz. Peygamber’in göğe yükselişini ve Allah katına çıkışını ifade eder. Olay, Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya gidiş ve oradan da yükseklere çıkış şeklinde yorumlandığından kaynaklarda daha çok “isrâ ve mi‘rac” şeklinde geçerse de Türkçe’de mi‘rac kelimesiyle her ikisi de kastedilir.
Miraç Hadisesi
Kâinâtın Efendisi, Sertâc-ı Enbiyâ -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz bu hâdiseyi şöyle anlatır:
"Kâbe’nin Hatîm kısmında uyku ile uyanıklık arasında idim. Yanıma merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu, Burak’tı. Ön ayağını gözünün gördüğü en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibrîl beni götürdü. Dünyâ semâsına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi.
'Gelen kim?' denildi.
'Cibrîl!' dedi.
'Berâberindeki kim?' denildi.
'Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-' dedi.
'Ona Miraç dâveti gönderildi mi?' denildi.
'Evet!' dedi.
'Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!' denildi ve kapı açıldı.
Kapıdan geçince orada Hazreti Âdem'i gördüm. 'Bu babanız Âdem’dir! Ona selâm ver!' denildi. Ben de selâm verdim. Selâmıma mukâbele etti. Sonra bana, 'Sâlih evlât hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!' dedi.
Sonra Hazret-i Cebrâîl beni yükseltti ve ikinci semâya geldik. Burada Hazreti Yahyâ ve Hazreti Îsâ ile karşılaştım. Onlar teyzeoğullarıydı. Sonra Cebrâîl beni üçüncü semâya çıkardı ve orada Hazreti Yûsuf ile karşılaştık. Dördüncü kat semâda Hazreti İdrîs ile, beşinci kat semâda Hazreti Hârûn ile, altıncı kat semâda ise Hazreti Mûsâ ile karşılaştık.
'Sâlih kardeş hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!' dedi. Ben onu geçince ağladı. Ona: 'Niye ağlıyorsun?' denildi.
'Çünkü, benden sonra bir delikanlı peygamber oldu. Onun ümmetinden cennete girecek olanlar, benim ümmetimden cennete girecek olanlardan daha çok!' dedi.
Sonra Cebrâîl beni yedinci semâya çıkardı ve Hazreti İbrâhîm ile karşılaştık. Cebrâîl: 'Bu, baban İbrâhîm’dir; ona selâm ver!' dedi.
Ben selâm verdim; o da selâmıma mukâbele etti. Sonra: 'Sâlih oğlum hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!' dedi. Daha sonra bana:
'Yâ Muhammed! Ümmetine benden selâm söyle ve onlara cennetin toprağının çok güzel, suyunun çok tatlı, arâzisinin son derece geniş ve dümdüz olduğunu bildir. Söyle de cennete çok ağaç diksinler. Cennetin ağaçları, “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber!” demekten ibârettir.' dedi.
Sonra Sidretü’l-Müntehâ’ya çıkarıldım. Bunun meyveleri, Yemen’in Hecer testileri gibi iri idi, yaprakları ise fil kulakları gibiydi. Cebrâîl bana: 'İşte bu, Sidretü’l-Müntehâ’dır!' dedi. Burada dört nehir vardı: İkisi bâtınî nehir, ikisi zâhirî nehir.
'Bunlar nedir, ey Cibrîl?' diye sordum. Cebrâîl: 'Şu iki bâtınî nehir, cennetin iki nehridir. Zâhirî olanların biri Nil, diğeri de Fırat’tır!' dedi.
Sidretü’l-Müntehâ’da Cebrâîl: 'Ey Allâh’ın Rasûlü! Buradan öteye yalnız gideceksin!' dedi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: 'Niçin ey Cibrîl?' diye sordum. O da cevâben:
'- Cenâb-ı Hak bana buraya kadar çıkma izni vermiştir. Eğer buradan ileriye bir adım atarsam, yanar kül olurum!' dedi."
Kulun Miraç'ı: Aynalar
Hz. Yusuf’un çocukluk arkadaşı, uzak bir diyardan onu ziyarete geldi. Kalbi şefkat, merhamet ve dostlukla doluydu. Yıllar sonra yeniden bir araya gelen bu iki dost, geçmiş günlerden sohbet etmeye koyuldular.
Misafir, Hz. Yusuf’a kardeşlerinin işlediği hataları ve haset duygusunun nelere sebep olabileceğini hatırlattı. Hz. Yusuf ise bu yaşananların bir sınav olduğunu dile getirerek şöyle dedi:
“Haset bir zincirdi, biz ise aslandık. Boynumuza zincir vurulmuş olsa da bu ilahî bir kazaydı. Hakk’ın sınamasından şikâyet etmeyiz. Unutmayalım, aslan zincire vurulsa bile yine aslandır. O, zinciri yapanlardan daha kuvvetlidir.”
Misafir, kuyuda yaşadığı zorlukları hatırlatarak Hz. Yusuf’a orada nasıl bir ruh hâli içinde olduğunu sordu.
Hz. Yusuf şöyle cevap verdi:
“Kuyuda, dolunayın hilale dönüşmesi gibiydim. Dolunay, en parlak hâline ulaştığında tamamlanır. Ancak geçici hâller karşısına çıktığında hilale döner, küçülür ve eksilir." dedi ve ekledi:
"Buğdayı toprağa atarlar ama zamanla başak verir. Başak, değirmende una dönüşür. Un, ekmek olur ve insanlar o ekmeği yediklerinde akla, cana karışır. Sonunda o can, aşkta yok olur. Ey güzel dost, sen bize armağan getirdin?”
Misafir biraz mahcup bir ifadeyle cevap verdi:
“Gelmeden önce çok düşündüm. Sana layık bir hediye bulmak zordu. Altını madene sunmak olmazdı. Sonunda karar verdim; senin nurla aydınlanmış gönlünün bir ülke gibi yansıyan güzelliğini görmen için bir ayna getirdim.”
Kıssadan Kısa
Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’de anlattığı bu hikâye, altın madeni kadar kıymetli bir derinlik taşır. Dikkatle düşünüldüğünde, verilen cevapların manidar olduğu hemen fark edilir.
Geçmiş günleri hatırlayan bir kişinin hüzün duyması beklenirken Hz. Yusuf’un o günleri şevkle anlatması dikkat çekicidir. Ayın hâlleri üzerinden ruh hâllerinin geçiciliği tasvir edilmiştir. “Bir aslan zincire vurulsa da aslan olarak kalır.” Bu cümlede, sınavların geçiciliği ve aslanın kudreti vurgulanmıştır. Ancak aslan, kim olduğunu ve gücünü nereden aldığını unutsaydı zincir galip gelecekti.
Hikâyede buğdayın hâllerine yapılan benzetme de önemlidir. Buğday, yolculuğunda en alt tabakadan en üst mertebeye, yani aşka ulaşmıştır. Çünkü mideden kana, oradan da kişinin anlayışına ve ruhuna karışmıştır.
Hikâyenin sonunda ise Hz. Yusuf’a bir ayna hediye edilmiştir. Bu ayna, kendini ve nefsini bilen kişiye verilmiştir. Çünkü cevapları ve teslimiyeti, bu hediyeyi hak ettiğini göstermiştir. Kulluktan doğan Miraç, aynanın kendisidir. Aynada kendini gören kişi, aslında nefsini görür. Nefsini bilen de Rabbini bilir.
“İnsanlara âfâkta ve nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun hak olduğu onlara âşikâr olsun” ve “İnancı tam olanlar için yeryüzünde âyetler vardır, nefislerinizde de öyle; görmüyor musunuz?” meâlindeki âyetler, bu hakikatin en güzel örnekleridir.
Miraç’a Çıkacağım Ama Hangi Merdivenle?
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, yaratılışı itibarıyla bütün kullardan farklıdır. Miraç hadisesinde Allah’ın cemalini görmüş, kendisine vahiy getiren meleğin bile giremediği bir makama ulaşmıştır. O, kendi Miraç’ına çıkmıştır.
Peki ya bizim Miraç’ımız nerede? Bizim çıkmamız gereken merdiven, gözümüzün önündedir. Peygamber Efendimizin -aleyhissalâtü vesselâm- kulluk vazifelerinde gösterdiği özeni ve Miraç’ından getirdiği hediyeleri hayatımıza dahil ettiğimizde, kendi Miraç’ımızı gerçekleştirmiş olacağız.
Peygamberimiz dışında, diğer büyük zatlar da Miraç’ın anlamını dile getirmiştir:
Hz. Mevlâna, ölüm gününe “düğün gecesi” demiştir. Yunus Emre ise "Cennet Cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver sen anı / Bana seni gerek seni." diyerek, aşkın asıl maksadını anlatmıştır.
Bugün kendi Miraç’ına çıkmak isteyenlerin günü. Herkes kendi merdivenini kendisi icra edecek ve umarım merdivenimizi görecek gözlerimiz uzakta değildir.
Kaynakça:
- www.islamansiklopedisi.org.tr/mirac
- www.islamveihsan.com/ayet-ve-hadislerle-mirac-gecesi-yasananlar.html
- Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 6; Enbiyâ, 22, 43; Menâkıbu’l-Ensâr, 42; Müslim, Îman, 264; Tirmizî, Tefsîr 94, Deavât 58; Nesâî, Salât, 1; Ahmed, V, 418
- Râzî, XXVIII, 251
- Fussılet 41/53
- Zâriyât 51/21
- Mesnevî Şerif
Amin, amin kıymetli hocam. Rabbim bu güzel günden, geceden hakkıyla istifâde edebilmeyi bizlere nasib etsin 🤲
YanıtlaSilAmin hocam. Binlerce kez amin.
Sil